İslam Felsefesi ve Ortaçağ Kilise Manzarası

islamfelsefesivekilisemanzarasıİslamiyet ile siyaset arasındaki ilişki endişe uyandırıcı bir durumdur. Dinsel ya da din dışı öğretiler dogmatizmi ve hoşgörüsüzlüğü içinde barındırırlar. Her inanç sonsuz sayıda yoruma açıktır. Bunun sebebi toplumların tarihsel değişimleridir. Bir tarih gözlemcisi için önemli olan kutsal kitaplardaki öğretilerin, dünyanın gelişmesine sağladığı katkı ve etkilerin neler olduğu konusunu ele almasıdır. İslamiyette din ile siyasetin birbirine bağlı, ayrılmaz bir özellik olduğu düşünüldüğünde dünyada çatışmanın hiç bitmeyeceği akla geliyor. İslam aleminde yaşanan trajedilerden biri siyasetin sürekli dinsel alana kaymasıdır. Bu, İslamiyetin içeriğiyle ilgili değil daha çok İslamın kendi içerisinde merkezi bir kurumun ortaya çıkmasına engel olmasıyla ilişkilidir. Papalığa benzer bir halifelik kurumu olsaydı olaylar daha farklı gelişirdi. Burada şunu vurgulayarak İslamiyette gözüken sorunun aslında Hristiyanlıktaki gibi dinsel yetkinin siyasete müdahale etmesi değil, siyasi yetkinin dinsel yetkiye müdahale etmesinden kaynaklanmaktadır.

Papaların kalıcı olmasında etkili olan, kilise ve din adamları kurumudur. İslamiyette halifelik makamı bir süre varlığını sürdürdü ancak hiçbir zaman bir kurum haline gelmedi. Halifelik, Papalıkta olduğu gibi baskıcı bir rol üstlenmek yerine daha ılıman bir tavırla yaklaşmıştır. Papa aforoz ederken  ya da tehditte bulunabilirken İslamiyette böyle şeyler söz konusu dahi değildi. Mart 1075’te Papa VII. Gregorius yirmi yedi maddeden oluşan Papalık yetkileri bildirisi yayımlamıştı. Bu maddelerden bazıları;

“Yalnızca Papa piskoposları atar veya görevden alır.

Papa, bütün prenslerin ayaklarını öptüğü tek insandır.

Papa İmparatorları azletme hakkına sahiptir”

Papalık, böylesine elinde bulundurduğu güçle oluşabilecek taşkınlıklar, başkaldırılar karşısında önleyici role bürünmüştür. Kilise elde ettiği bu güçle “Sosyal Adaletsizliğin” önüne geçmeyi başaramamıştır. Böyle bir gücün karşısında beylikler ve krallıklar papalıkla mücadele içerisinde olmuştur. Kilise maddi ve manevi ilerlemeyi sınırlandırarak kendi iktidar ve zenginliğini toplumun gelişmesinin önünde tutarak sosyal adaletsizliğe göz yummuştur. Her geçen gün krallıklar karşısında güç kaybeden Papalık, kralların ve sofistlerin çıkarım ve isteklerine uyum sağlamıştır. Başlangıçta sert tavırlarla itiraz ve tehditlerle yasaklar koymuş bu yasaklar ve korku imparatorluğu karanlık çağın yaşanmasını sağlamıştır. İslamiyette ise böyle bir kurumun olmaması, Kilisede olduğu gibi iktidar olmak gibi emellerle değil sosyal adaleti sağlamayı amaçlayarak İslam aleminin dünyayı yönetebilmesini sağlamıştır. Avrupa’nın gelişmesini sağlayan Kilise değil İslam aleminin dünyaya hakim olmasıdır. Kilise gelişime katkı sağlamak yerine gelişmenin hep önünde durmuştur. Çünkü gelişmiş bir toplumu kontrol etmenin ne kadar zor olduğu ortadadır. Hristiyanlıkta olan baskıcı kilise kurumunun İslamiyette olmaması kayıp değil kazançtır. Yani kilise iktidarı kaybedince uğradığı değişim İslamiyette hiçbir zaman olmayacaktır. Burada söz konusu olan değişimin hangi boyutta olduğudur. İslamiyette, Hristiyanlıkta olduğu gibi bir otorite eksikliği her zaman hissedilmiştir. Bunun sebebi İslam dünyasını bir araya getirebilecek bir kurum oluşturulamamış olmasıdır.  Siyasetin üstünde olan baskıcı bir kurumun, kilisenin var olması laik bir yönetime katkı sağlamıştır. Papa sayesinde ortaçağ dönemlerinde kralların başına buyruk hareket edememeleri ve onların üzerinde bir dini baskının bulunması yönüyle çatışmaları önlediği bir gerçektir.

Avrupa’nın bu günlere gelmesinde kilisenin önemli katkısı olduğundan bahsedilmektedir. Kilisenin Avrupa’nın gelişmesine olumlu bir katkısı olduğunu söylemek tamamen polyannacılıktır. Şu unutulmamalıdır ki dogmatik öğretilerde dün yanlış olan bugünde yanlıştır. Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür İslamda baskı ve baskıcı bir kurumun olmaması İslam aleminin gelişmesine engel olmak yerine, insan çıkarlarının hiçbir zaman dini öğretinin önüne geçmemesini sağlamıştır. Şu noktayı defaatle vurguluyorum; İslamiyette gözüken sorunun aslında dinsel yetkinin siyasete müdahale etmesi değil, siyasi yetkinin dinsel yetkiye müdahale etmesinden kaynaklanmaktadır.

Hakkında Harun Asarcıklı

Harun Asarcıklı
1991 yılında Antakya doğdu, çocukluk ve gençlik yılları Konya'da geçti. Dumlupınar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde Lisans eğitimi devam etmekte.

Bir Cevap Yazın