Teröre Stratejik Bakış

çççç

“Terörle yaşamaya alışmak”

Evet, bu sözler Abdülkadir Selvi’nin ağzından yani bir gazetecinin ağzından dökülmüştür. Toplumu bilgilendirme ve haberdar etme görevleri ile sorumlu olan bir gazeteci böyle bir cümle kuruyor, kurabiliyor. Peki ya gerçekten de öyle mi alışmalı mıyız? Kabullenmeli miyiz çözümsüzlüğü?  Yapılabilecek her şey yapıldı denenebilecek her yol denendi ve bu sonuca mı varıldı? Bu yazıda işte bu sorular irdelenmeye çalışılacaktır.

            Türkiye Cumhuriyeti 1970’lerin sonu 1980’lerin başı itibariyle bir terörle mücadele sürecinden geçmektedir. Öncelikle bu sürecin ortaya çıkışındaki nedenlere göz atıp bunun nasıl bir soruna dönüştüğünü incelemek gerekir. Bu konuda iki farklı görüş ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki sorunun bir Kürt sorunu değil Doğu sorunu olduğunu ve köklerini Osmanlı İmparatorluğuna birinci dünya savaşı esnası ve sonrasına dayandırmakta. Sinan Hakan “Türkiye Kurulurken Kürtler“ kitabında konuya bu pencereden bakmıştır. Kan kaybını bir türlü durduramayan İmparatorluk özellikle doğuda birkaç farklı sorunla muhatap olmaktaydı. Bir yanda Rusya tarafından kışkırtılan Ermenilerin faaliyetleri bir yandan İngilizlerin Güneydoğudaki faaliyetleri. Yıkılış sürecindeki Osmanlının kaosu ve dönemin başat güçlerinin Doğu politikaları bölgedeki Kürt nüfusunu fikir ayrılıklarına yöneltmiştir. Bir grup İngilizlerin desteği ile Irakta ayrılıkçı mücadeleler yürütürken bir grup ise Osmanlıya bağlılığı esas alıp karşı bir mücadele içindeydi. Öyle ki Mebusan Meclisi çatısı altında bile bu ayrışma göze çarpmaktaydı. Meclis içerisinde hem ayrılıkçılığı ve otonomculuğu savunan fırkalar hem de bağlılığı ve birlikteliği savunan fırkalar mevcuttu. Buradaki ayrılıkçıları parçalanan Osmanlıdan toprak ve bağımsızlık koparmak isteyen diğer etnik kökenli ayaklanmalardan ayırmak söz konusu olamaz. Diğer ayrılıkçıların Kürt hareketinden farklı olarak Osmanlıdan evvel zaten bir devlete sahip olmaları belki bir ayrım yapmaya itebilir bizi fakat dağılan bir imparatorluk varken bu kaos ortamını değerlendirme arzusu hepsini aynı paydada toplamakta. Olaya bu pencereden bakıldığında ayrılıkçı Ermeni Sırp Yunan hareketleri ne ise Kürt hareketi de odur. Osmanlı tebaasına mensup birçok etnik köken kendi devletini kurabilmişken Kürtler bunu sağlayamamıştı buda günümüz Kürt hareketinin aslında geri bırakılmışlığa, ötekileştirilmişliğe bir tepkiden çok daha fazlası olduğunu bize göstermektedir. Diğer görüş ise tarih sayacını çok geriye sarmadan Cumhuriyetin ilk yıllarına dayandırmakta. Şeyh Said isyanı ile birlikte başlayan ve gelişen olaylar sonucunda ulus devlet tarafından uygulanan politikaların ve yürütülen etnikçi yaklaşımın bu soruna sebep olduğu savunulmakta. Asimile edilen, geri bırakılan, ötekilenen Kürt halkının kaçınılmaz bir tepkisi olduğu öne sürülmekte. Bu iki yaklaşım sorunun ortaya çıkışı konusunda fikir ayrılığında olsa da sorunun varlığı ve büyüklüğü konusunda hemfikirdir. 1980’lerden itibaren ülke topraklarında birçok eylemde bulunan PKK yukarıda bahsedilen Kürt halkının tepkisinin silahlı ve örgütsel boyutunu temsil etmektedir. Kayıtlar incelendiğinde örgütün Türkiye’yi uğrattığı zarar hem insani olarak hem maddi olarak oldukça çarpıcı boyutlardadır. Hal böyleyken sorunun nedeni ve nasıl ortaya çıktığı tam olarak kavranmadan sağlıklı bir çözüme kavuşturulması imkânsızdır. Çünkü sorunun ortaya çıktığı dönem ve şartlar derinlemesine incelenmeli, analiz edilmeli ve dersler çıkarılmalıdır. Nedeni ve nasılı tam kavranmaz ise sorunu ortaya çıkaran anlayış ile çözüm arayan anlayış aynı paralelde olur ki bu da çözüm yerine düğüm getirir. Çözüm arayan anlayış değişmek, değiştirmek ve stratejik düşünce gereği farklı yaklaşmak zorundadır. Şimdi soruna yönelik daha önce denenen çözüm metotlarına bir göz atalım.

            1980-1990 arası dönem Türkiye’de silahlı mücadelenin ağır bastığı siyasi kanadın ise pasifize olduğu bir dönemdir. Ordu tüm yüküyle sahada olmakla beraber geleneksel savaş nizamını benimseyerek mücadele vermekteydi. En önemlisi ise Türk orduları bu dönemde savunma, pozisyonunu tercih etmişti. Bu yöntem gerilla mücadelesi veren örgüt için avantaj teşkil etmekteydi. 1990’ların başlarında ise ordu içindeki bazı karar vericilerin savunma pozisyonundan hücum pozisyonuna geçişin gerekliliğini iddia etmesi ve siyasilerinde bu fikri benimsemesi ile Türkiye ordusu daha agresif bir tutumla gerek yurt içinde gerekse yurt dışında örgüte nefes aldırmamayı amaçlamıştı. Önleyici bir yaklaşım olan bu yöntem örgüt üyelerinin daha ülke topraklarına girmeden etkisiz hale getirilmesini içermekteydi. Bunun yanı sıra daha önce uygulananın aksine gayri nizami bir anlayış ile taarruz edilmiş bu haliyle örgüt hamleleri tahmin etmekte zorlanmış ve paniğe kapılmıştı. Askeri açıdan sınır dışı operasyonlar başarı teşkil etse de uluslararası ilişkilerin mecbur kıldığı bazı kurallar mücadelede kimi zaman geri adımlara sebep olmaktaydı. Çözümün sadece askeri operasyonlarla gerçekleşemeyeceğinin anlaşılması üzere siyasi kanadında devreye girmesi gerekliliği ortaya çıkmıştı. Tam burada Eşref Bitlis, Turgut Özal gibi dönemin soruna siyaseten eğilen isimleri devreye girdi. 2000’li yıllarda gerçekleşen çözüm sürecini aslında buraya temellendirebiliriz. O dönemde planlanan süreç çözüm süreciyle paralellik teşkil etmekteydi. Bir komutan olmasına karşın Eşref Bitlis meselenin içeride gerçekleştirilen bir silahlı mücadeleden çok daha fazlası olduğunu örgütün beslendiği kaynakların kesilmesi gerektiği gibi siyasi çözümler öne sürmekteydi. Buna yönelik olarak Mesud Barzani ile olan flörtümüzün ilk tohumlarının atıldığı sınır ötesi karakollar uygulamaya koyuldu. Karakolların tüm masrafları ülkemiz tarafından karşılanacak ve örgüt ile mücadelede işbirliği sağlanacaktı. Silahlı Kuvvetlerden üst düzey bir komutan bir Kürt yönetici ile anlaşma imzalıyor ve terör ile mücadeleye yeni bir boyut kazandırıyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Özal ise Bitlis’e çok güveniyor bu konuda onunla aynı fikirleri paylaşıyordu. Bitlis ayrıca ordu ve istihbarat teşkilatı kaynaklarıyla ulaştığı örgütün başka devletlerce beslendiği bilgisini üst makamlara bildirmekteydi. Burada giriş paragrafına tekrar dönerek şunu belirtmekte fayda var. Örgütün ortaya çıkış nedenleri izah edildiği üzeredir fakat ortaya çıkışından sonra nefes almaya nasıl devam ettiği sorusu konuyu derinleştirmektedir. Dünya üzerinde hala birçok bağımsız devlet kendi silahlarını üretemezken bu alanda dışa bağımlıyken örgüt tüm bu silahları nerden edinmekte? Yine birçok devlet mali sıkıntı yaşarken örgüt bu finansmanı nerden sağlamakta? Bu sorular akademik camiada dillendirildiğinde çoğu zaman kahve edebiyatı yapma ithamıyla karşılaşılır. Çünkü soruların cevaplarının komplo teorilerini barındırdığı iddia edilir. Fakat o dönem yapılan çalışmalar ve edinilen istihbaratlar bize göstermektedir ki örgüt dışarıdan beslenmekte ve desteklenmektedir. Hatta Eşref Bitlis’in Özal’a sunduğu raporda ABD’nin bölgede örgüte havadan ikmal desteğinde bulunduğu yer almaktaydı. Günümüzde de daha birkaç gün evvel İstanbul Taksimde gerçekleştirilen eylem sonrasında başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş yaptığı konuşmada bu konuya değinmiş ve örgüte silah ve ikmal yardımında bulunulan devletlerin olduğunu bunun bilindiğini tekrar dile getirmiştir. O dönem için çok radikal olan bu siyasi yaklaşımın içinde yine çözüm sürecine benzer bir hak ve hürriyet tanıma politikaları da yürütülmüştür. Örgütle mücadelenin çapı genişletilmiş askeri mücadelenin yanına siyasi ve hukuksal mücadele eklenmiş ve farklı bir yaklaşım baş göstermiştir. Belki de devamında farklı sonuçlara gebe olacak olan süreç 1993 yılından itibaren tam tersine dönmüş yine eski pozisyonlara geri dönülmüştür. 1993 yılında Eşref Bitlis ve Turgut Özal şüpheli bir şekilde hayatını kaybetmiş yine özellikle bu konu üzerine çarpıcı araştırmalar üzerinde olan Uğur Mumcu ve niceleri onlarla aynı kaderi paylaşmıştır. Bu faili meçhul cinayetlerin odak noktası bireyler değil konu üzerindeki çalışmalarıdır. Ben bu cinayetleri faili meçhul değil faili meşhur olarak adlandıranlardanım. Çünkü çalışmaları faillerine tanıklık etmektedir. Sonrasında 2009’a kadar eski silahlı mücadele devam etmiş 2009’da çözüm süreci başlatılmış ve örgüt muhatap olarak alınarak Oslo görüşmeleri düzenlenmiştir. Bu da mücadelede bir milat olarak adlandırılabilir çünkü daha önce hiçbir şekilde masaya oturmamış iki taraf ilk kez aynı masadaydı. Süreç uzunca bir süre sükûnet sağlamış barış rüzgârlarının esmesine sebep olmuştur. Çünkü giriş kısmında bahsettiğim ikinci yaklaşıma göre geri bırakılmışlık ve ötekileştirilmişlik aşılmaya çalışılmış buna yönelik adımlar atılmış ve bu yöntemle sebeplerin ortadan kalkarak sorunun çözüme kavuşacağı düşünülmüştür. Ne yazık ki işler planlandığı gibi gitmemiştir ve 2015 yılında çözüm süreci noktalanarak silahlı mücadeleye geri dönülmüştür. Çünkü yukarıda bahsedilen birinci yaklaşıma göre sorun sadece hak ve hürriyet talepleri ile çözümlenecek bir ötekileştirme sorunu değil temelde yatan bir bağımsızlık sorunudur. Örgüt içinde bazı kesimler tanınacak hak ve hürriyetler ile asla yetinmeyip bağımsızlık elde edilene dek mücadele etmek istemektedirler. Bunu HDP ve Demirtaş’ın üslup ve yaklaşımından da sezinleyebiliriz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirtaş etnik bir propaganda yerine Türkiyelileşme temelinde bir tutum takınmış ve beklenmeyen bir oy oranına ulaşmıştır. Seçim sonrasında ki 25 dakikalık konuşmasında da tek bir kez bile Kürt kelimesini kullanmayıp yine aynı tutum çerçevesinde bir değerlendirme yapmıştır. Demirtaş’ın bu tutumu ilk seçiminde HDP’nin de yüksek bir oy sıçraması yapmasına ve meclise girmesine sebep olmuştur. Öyle ki kendi seçmeni dışında “ stratejik” veya “emanet” diye nitelendirebileceğimiz statüdeki oyları hanesine yazdırmıştır. Fakat daha sonrasındaki siyasi süreçte örgüt içinde silahlı mücadelenin devamını isteyen kanat devreye girmiş hem Demirtaş’ın hem HDP’nin üslubunu yine eski çizgilerine çekmiştir.

            Bu noktaya kadar sorunun ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı ve nerede olduğumuz konusunda değerlendirmeler yapmış olmakla beraber bugüne kadar denenmiş çözüm yöntemlerine de bir göz atmış olduk. Geldiğimiz konumda ise Kürt halkının edinmiş olduğu bazı haklar dışında çözülmüş veya kazanılmış bir başarıdan söz edemeyiz. 30-40 yıllık bir süreçte çözüme kavuşturulamayan bu konu hakkında benim sunacaklarım ise muhtemelen ütopik karşılanacaktır. Fakat şu bilinmelidir ki eğer bir sorun ilk ortaya çıktığı anda makul yollarla en sancısız şekilde çözülebiliyorsa ne ala yok eğer bu süreç tahmin edilemeyen boyutta uzadıysa bu raddeden sonra sunulacak hiçbir şey ütopik karşılanmamalıdır. Benim önerilerimin ucunda bir krize varabilecek ihtimaller mevcut. Ve her krizde olduğu gibi bu krizde fırsat ve tehlikeler barındırmakta. Eğer Türkiye bunları göze alarak hareket ederse elde edebileceği fırsatlar hepimizin malumudur. Diğer ihtimalin ise şuan ki durumumuzdan çok daha kötü olacağını sanmıyorum. Çözümü aşamalandırarak sunmaya çalışacağım bu perspektifte ilk aşama halkın nabzını belirlemek ve bu doğrultuda izah ve iknada bulunmak.

1.Aşama

Nabız, İzah ve İkna

            Toplumumuzda yaygın bir inanış mevcut. Bu inanışa göre bölge halkının aslında çok ufak bir kesimi bir devlet veya bağımsızlık fikrini paylaşmakta. 20 milyona yakın bir Kürt nüfusunun ufak bir kesiminden bahsediyoruz aksi halde zaten mesele önlenebilecek boyutların çok ötesinde olurdu. Hâlihazırda ise durum daha da lehte değişmiş durumda evvelde örgüt ile aynı doğrultuda olan sıradan halkın bazı kesimleri bile son operasyonlar ve yıkımlardan sonra fikir değiştirmiş durumdalar. Bir örnek vermek gerekirse önceleri evlatlarını örgüte teslim etmekle suçlanan bölge halkının anneleri çözüm sürecinin yumuşatıcı etkisiyle başkaldırmış günlerce süren bir eylem gerçekleştirerek devletten dağa kaçırılan evlatlarının geri getirilmesini talep etmişlerdir. Örgütün savı ise buna bir tezat oluşturmakta. Örgüt sözde bölge halkının haklarını savunmakta onlar için mücadele etmekte ve sözde meşruiyetlerini buraya dayandırmakta. İşte tam burada örgütün sözde dayanağını ve meşruiyetini elinden almak gereklidir. Bölgede yapılacak bir plebisit ile bu sağlanabilir. Plebisit asla bağımsızlık veya toprak konusu hakkında olmamalı sadece örgüte bakış açısını ortaya çıkaracak tarzda olmalıdır. Plebisit ile birlikte üç konuda aşama kaydedilmiş olacaktır. Birincisi bu sayede örgütün meşruluk iddiası elinden alınmış olur. İkincisi Kürt halkının tamamının üzerine yapıştırılan örgüte destek veriliyor yaftası ortadan kaldırılmış olur. Bunun ülkemize getirisi ise aynı paydada olduğunu gören tüm vatandaşlarımızın bir birlik olması yönünde olumlu bir adım atılmış olur. Çünkü mevcut haliyle gerçekleşmiş olan kutuplaşma buna engel olmakta. Üçüncüsü ise uygulanacak olan radikal politikalar için karşılıklı bir güven tesis edilmiş olacaktır. Burada akıllara gelen soru ise ya beklenenin aksi bir sonuçla karşılaşılırsa? Kamuoyu araştırmaları burada önemli bir rol teşkil etmekte eğer öngörülenin aksi bir sonuç doğabileceği tahmin ediliyorsa plebisit yapılması bir önem arz etmeyecek demektir. Fakat bu plebisit kanımca malumun ilanı olacaktır.

2.Aşama

Hak ve Hürriyetlerin Genişletilmesi

            Bu aşama çözüm süreci ile birlikte oldukça ileri boyutlarda uygulanmaya çalışılmıştır. Fakat tek başına böyle bir politikanın çözüm için yeterli olmadığı deneyimlenmiştir. Bu aşama uygulanacak politikaların yanı sıra bölge halkının öteki kavramından tamamen kurtulması konusunda kuvvetli bir öneme haizdir. Devlet ülkesinde etnik bir ayrımcılığa asla izin vermeyeceğini temin etmeli buna yönelik yeniliklerle eşitliği tesis ettikten sonra bunun sürekliliği konusunda sadece bölge halkına değil ülke genelinde tüm vatandaşlarına güven vermelidir. İçerik olarak temel amacın çözüm süreci esnasında tanınan ana dilde savunma hakkı, Kürtçe kanal, seçmeli ders olarak Kürtçe eğitimi gibi hakların çizilen sınırlar dahilinde devamının sağlanmasıdır.

 

3.Aşama

Partiler Üstü Politika

            Çözüm aşamaları içinde en can alıcı ve diğerleri üzerinde belirleyici etkiye sahip olan aşama bu aşamadır. Siyasi partiler çeşitli alanlarda ideolojileri gereği fikir çatışması yaşayabilirler bu gayet doğal bir durumdur. Bu fikir çatışmaları ekonomik ve sosyal politikalarda farklı hareket etmelerine sebebiyet vermektedir. Ama bazı spesifik konular bu kapsamın dışında kalmalıdır. Çünkü tüm o ideolojilerin tartışılması ve uygulanabilirliği temelde tesis edilmesi gereken birkaç unsura bağlıdır. Bu unsurların bazılarını ulusal güvenliğin sağlanmış olması eğitim ve medeniyet seviyesinin belirli bir eşiğin üstünde olması ve bağlı bulunulan devletin sürekliliğinin temini olarak sıralayabiliriz. Bu unsurlar yerine gelmeksizin ikincil öneme sahip diğer unsurların uygulanma şansı olmayacaktır. Bu sebeple siyasi partiler bu unsurların oluşmasında fikren mutabakat sağlamalı ve partiler üstü bir politika belirlemelidir. Ülkemizin belki de en büyük eksikliği uzlaşma kültürünün var olmayışıdır. Siyasi veya değil hiçbir konuda ana amaç uzlaşma değil çatışma olmaktadır, Ortak bir noktada buluşmak değil baskın bir tavırla benimseneni kabullendirmek olmaktadır. Öncelikle bunu aşmalı ve ortak iyi için uzlaşmayı öğrenmeliyiz. Son dönemde artan kutuplaşmaya baktığımızda ulusal güvenlik dâhil hiçbir konuda bir araya gelemediğimizi görüyoruz. Gezi sürecinde mevcut hükumetin tavrı veya Rusya ile uçak krizinde muhalefetin tavrı buna örnek gösterilebilir. Siyasilerin bu çıkmazı artık görmeleri ve topluma örnek olarak bu konuya eğilmeleri gerekmektedir. Koalisyon rüzgârının estiği dönemde aslında partilerin bir araya gelebildiklerini hakaret etmeden konuşabildikleri orta yol bulma adına aynı masada oturabildikleri deneyimlenmişti. Her ne kadar siyasi hedefler uğruna samimi olmayan sebeplerden ötürü köprüler atılsa da böyle bir şeyin gerçekleşmesinin imkansız olmadığı kanıtlanmıştır. Peki, hangi konular partiler üstü kapsamına girmelidir? Bunların başında şüphesiz eğitim sistemi ve dış politika gelmektedir. Bu iki elzem konunun yanına inceleme konumuz olan terörü de kesinlikle eklemek gerekir. Hem iç politikada yürütülecekler için hem dış politikada alınacak kararlar için mutlak bir uzlaşma şarttır. A partisi çözümü tek başına sağlamayı hedef edinmemeli diğer tüm partilerden maksimum fayda sağlayarak ortak bir çözüm bulmayı hedeflemelidir. Aksi halde iktidarın her el değiştirmesinde A partisi A çözümünü B partisi B çözümünü deneyip yanılacak canlar, nesiller bu uğurda heba olacaktır. Empirik bir bakış açısı benimsemek yerine tek bir hamlede ortak iyi bulunmaya çalışılmalı. İşin özünde oy kaygısı yerine toplumsal fayda gözetilmelidir. Çünkü insan ömrü hedef alınmak için çok kısadır mühim olan ve hedef olması gereken toplumdur. Toplumun ömrü bu hedeflere ulaşma yolunda yapılabilecek her şeye değecek kadar uzundur. Ve yine insan ömrünün kısalığındandır ki partiler üstü politika elzemdir. İnsanlar toprak olsa da fikirler ve hedefler aynı doğrultuda nefes almaya devam etmelidir.

4.Aşama

Ortak Bir Kurum Oluşturma

            Yukarıda 3. Aşamada bahsedilen mutlak uzlaşmanın doğuracağı kolektif hareketin tüm gücüyle tek bir alanda yoğunlaşması çözüm için olmazsa olmazlardandır. Terörle mücadelede karar vericilerin bir araya gelmesi çarkın bir dişlisini oluşturmakta diğer bir dişli ise bu mücadeleyi verecek unsurları tek bir çatı altında toplayacak bir kurumun oluşmasıdır. Mevcut haliyle TBMM, Türk Silahlı Kuvvetleri, İç İşleri Bakanlığı, Dış İşleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve diğer birkaç kurum ve kuruluş mücadele kapsamında bir görev üstlenmekte. Bu durum her kurumun kendi dinamikleri gereği ortak ve seri hareket edebilmeyi kısıtlamakta bu kısıtlamalarda beraberinde hantallığı getirmekte. 1990’lı yıllarda karşımıza çıkan örnekler kurumlar arasındaki uzlaşmasızlıklar ve iletişimsizlik çoğu kez mücadelenin aksamasına sebebiyet verdiğini göstermektedir. O halde gerçekleştirilen mutlak uzlaşmadan sonraki ilk adım olarak sorunu ilgilendiren alanların uzmanlarını parti ve ideoloji gözetmeksizin liyakati temel alarak bir araya getirmek olacaktır. Bu kurumun mahiyeti bakanlık, başkanlık veya başka herhangi bir statü olabilir. Bunun boyutunu işlerliliği  maksimuma hangisinin taşıyacağı belirleyecektir. Bu oluşumun amacı şuan ki mücadelede aktif olan kurumların hiyerarşideki en üst yetkililerinin her değişmesinde ortaya çıkan farklılıklar gidermek ve partiler üstü bir boyut kazandırmaktır. Siyasi erkin içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde Dış ve İç işleri bakanlığı bünyesinde sosyoloji alanında psikoloji alanında ekonomi alanında akademik camiada ve daha sayamadığım bu hususta fikir ve görüşlere, uzmanlığa sahip hangi camia ve alandan insanlar varsa bu çatı altında toplanmalı. Bu kurumda baskın olan bir parti veya oluşum olmamalıdır. Temsilciler eşit sayıda olmalı ve baskınlık önlenmelidir. Yine bu kurumda konular konuyu ilgilendiren tüm alanların fikir ve görüşleri alındıktan sonra karara varılmalıdır. Özetle terörle mücadele bu kurum çatısı altında herhangi bir elitin tek başına yönetmesiyle değil toplumun tüm dinamikleri tarafından ortak bir şekilde yürütülmelidir. Bu sayede hem daha hızlı hareket edilebilir hem bürokrasinin yarattığı çıkmazlar aşılmış olur hem de mücadelenin sürekliliği güvence altına alınmış olur.

 

  1. Aşama

Silahlı Mücadele Ve Dış Politikada Kararlılık

            Bu aşamada tekrar giriş kısmında bahsettiğim iki görüşe dönmek istiyorum. Eğer sorunu sadece bir hak ve hürriyet talebi olarak görüyorsanız silahlı mücadelenin bir çözüm olmayacağı ve siyasi olarak çözüme kavuşacağını düşünüyorsunuz demektir. Fakat ben bu kanıda değilim hak ve hürriyet talebi sorunun sadece bir kısmını oluşturmakta sorunun temelinde toprak, bağımsızlık veya otonomluk yatmakta. Yapacağımız hiçbir reform hiçbir radikal yenilik örgütün talepkâr midesini doyurmayacaktır. Halk bundan fayda sağlayacaktır evet ama uzun vadede örgüt içindeki çatlak sesler yine sazı eline alacaktır. Bu noktada halkı ve örgütü ayırmak gerek. Bu ayrım ilk olarak yine 1990 başlarında Eşref Bitlis tarafından yapılmış ve mücadelede önceliği buna vermemiz gerektiğini vurgulanmıştır. Halk için yapılacaklar veya yapılması gerekenleri önceki aşamalarda sunmaya çalıştım. Bu aşama ise örgüt ile mücadele için yapılması gerekenleri içermekte. Öncelikle işe bir ön kabulle başlamak gerek. Bu ön kabul şudur ki, örgüt defalarca belgelendiği dile getirildiği ve malum olduğu üzere dış yardımlarla mücadele vermektedir. Aksi halde 30-40 yıl boyunca tam teçhizatlı disipliner bir yapıya sahip tüm imkân ve donanımı mevcut bir devletle mücadele etmesi imkânsız olacaktır. Hatta bir örnekle daha çarpıcı bir şekilde anlatmaya çalışayım. Bir mülakatında Osman Pamukoğlu mücadelenin en yoğun olduğu dönemde örgüte ait bir mühimmat deposunun ele geçirildiğini ve orada bulunan roketatarların ordumuzda bulunanlardan daha seri atış kapasitesinde olduğuna şahit olmuş ve bunu dönemin Cumhurbaşkanı Özal’ın bir ziyaretinde bu silahları sergileyip izah ve talepte bulunmuştur.  Bunun üzerine Özal’ın talimatı ile ordu teçhizatlarının önemli bir kısmı değiştirilmiştir. Durum bu kadar malum ve vahimken peki neden buna yönelik adımlar atılmıyor? Bu sorunun cevabı bir çıkmazdan ibaret. Akıllara gelen ilk cevap Uluslararası İlişkilerin dinamikleri ve gereklilikleri oluyor. Yapılan bu yardımların önünün kesilmesi için o ülkelerle olan ilişkilerin bozulacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Peki, bu ne kadar göze alınabilir bir risktir? Çünkü eğer yardımların A ülkesi tarafından yapıldığı kanıtlanmış ve biliniyorsa ilk olarak bu A ülkesine ve uluslararası camiaya nasıl kabul ettirilecek?  Kabul edilmesi veya edilmemesi durumunda A ülkesi ile olan karşılıklı bağımlılığın ve çıkarların ne kadarı riske edilecek? Riskin siyasi olarak alınması durumunda bu riskin doğuracağı olumsuzluklara karşı halk nasıl ikna edilecek? Bu olumsuzlukların devamında ortaya konulan iradenin arkasında nereye kadar durulacak? İşte tüm bu sorular çıkmazın ta kendisini oluşturmakta. Böyle bir çıkmaz varsa şayet devletlerin hiçbir dönemde böyle riskler almaması gerekiyor. Fakat avucumuzu geçmişin kumuna daldırdığımızda elimize gelenler bize bunun aksini söylemekte. Mavi Marmara ve Davos olayında Türkiye neden ardını düşünmeden İsrail ile ilişkilerini asgari düzeye indirdi? Rusya ile uçak krizinde Türkiye enerji bakımından bağımlı olduğu bir ülkeye karşı neden ardını düşünmeden bir hamle yaptı? Kıbrıs sorunun başlarında uluslararası camia karşı tutumdayken Türkiye neden ardını düşünmeden bir harekât düzenledi? Çünkü tüm bu kriz anlarında mesele Ulusal güvenlik ve egemenlikti. Peki, soruyorum terör konusu diğer konulara göre ulusal güvenliğimizi ve egemenliğimizi daha mı az tehdit ediyor?   Elbette ki hayır. Aksine cumhuriyet tarihimizin en tehditkâr meselesi ile karşı karşıyayız. 30-40 yılımıza can kayıplarımıza maddi kayıplarımıza mal olan böyle bir meseleye karşı risk almayacaksak ne zaman alacağız? Ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal alanda atacağı her adıma ayak bağı olan bu konunun çözümünde alınmayan bu risk bizi çözümsüzlüğün ve felaketin içine sürüklemekte. Bu yardımı ve yataklığı yapan ülkelerle öncelikle sağlanabiliyorsa uzlaşma ve işbirliği sağlanmalı aksi durumda ise gerekli yaptırımlar devreye sokulmalıdır. Mülteci krizinde AB neden Türkiye ile anlaşma gereği duydu? Çünkü ulusal güvenliklerini tehdit altında görüyorlardı. Çünkü Türkiye gerekli desteği bulamadığı için bunu bir yaptırım gücü olarak kullanmaktaydı. “Kapıları açmak” işte böyle tehditvari bir hamle ile istenilenin elde edildiği ortada. Bu anlaşmanın ne kadar etik olduğu ne kadar kazanç olduğu başka bir tartışma konusudur benim konumu ilgilendiren kısmı bir yaptırımla ortak noktanın bulunabileceğidir. İlla ki Türkiye’nin de karşılıklı bağımlılık kurduğu ülkelere karşı elinde kozlar bulunmakta. Bu kapsamda değerlendirildiğinde dış politikada radikal bir tavır takınılıp çözüm konusunda ciddiyetin boyutlarının sinyalleri verilmelidir. Örgütün silah, ikmal ve barınma ihtiyaçlarını karşılayan ülkelere karşı yürütülecek bu politikayla ortaya çıkacak olan olumsuzluklar ve hatta belki bir kriz ortamına gerekli izahat yapıldığı takdirde halkın destek vereceğine benim hiç şüphem yoktur. Bunun somut şekilde nasıl yapılacağı sorusu ise siyasilerin muhatabıdır. Şuan ki statüm ve imkânlarım sebebiyle hangi ülkeyle uzlaşmaya varılabilir hangi ülkeye yaptırım uygulamak zorunda kalınabilir bu yaptırımın çeşidi ne olmalıdır gibi soruların cevaplarına ulaşabilmem mümkün değildir. Bu soruları oluşturulacak kurumdaki konu uzmanları cevaplayacak ve en makul yol izlenecektir. Eğer başarılabilir ve örgütün dış yardımlarla bağı kesilirse bu noktada silahı kuvvetlerimiz devreye girerek gereğini yapacaktır. Silah ve ikmal yardımı olmaksızın en büyük avantajı olan coğrafik barınma avantajı olmaksızın örgütün düzenli bir silahlı kuvvete karşı koyması mümkün değildir. Burada şöyle bir eleştiri yöneltilebilir, verilen örnek olaylarda muhatap hep tek bir ülkeden oluşurken önerilen uygulamada birden fazla ülke ile problem yaşanacak bu da riskin göze alınabilirliğini tartışmaya açan bir etken. Fakat yine uluslararası ilişkilerden somut bir örnek vermek gerekirse İran tam da bahsedilen tarzda bir riski göze alarak onlarca ülkeye karşı istediği politikaları yürütebilmek adına kararlılık göstererek ambargolara rağmen yıllarca ayakta kalabildi. Çünkü iç ve dış politikada egemen olmak bunu gerektirdi.

6.Aşama

Demokratik Devamlılık

            Bu aşama mücadelede son aşamayı oluşturmaktadır. Tesis edilen güvenlik sorunun o anki çözümü olsa da sorunun yeniden ortaya çıkmaması adına yapılması gerekenler vardır. İlk olarak ikinci aşamada gerçekleşen hak ve hürriyetlerde eşitliliğin sürekliliği korunmalıdır. İkinci olarak birinci aşamada ön görülen Kürt siyasi oluşumunun deforme olmadan yani hiçbir şartta örgüt etkisine girmesine izin vermeden sürekliliği sağlanmalı. Üçüncü ve son olarak üçüncü aşamada ön görülen uzlaşma kültürünün sağlam temellerle yer etmesi sağlanmalıdır. Bu son öncül diğerlerinin teminatı olduğu için önem sırasında en üst sırada olmalıdır.

            Sıralanan aşamalar alınması önerilen riskler gerçekten ilk bakışta ütopik gelmekte. Uygulanabilirliği inandırıcı gelmemekte fakat geniş bağlamda düşünüldüğünde bu sorunun sadece bugünümüzü kana bulayan bir süreç değil geçmişimizde 30-40 yıllık bir dönemimizde var olan ve çözülemeyen bir süreç olduğu görülebilir. O yüzden tekrar söylemek istiyorum bu kadar uzun süreli bir sorun için uygulanabilecek hiçbir şey bu andan itibaren ütopik gelmemelidir. Özeleştiri yaptığımda ilk eleştiri bu olurken ikinci bir eleştiri potansiyeli taşıyan konu ise sıralanan aşamaların bir kısmının daha önce denenmiş ve sonuç alınamamış olması. Doğru, çözüm yollarının bir kısmı geçmiş yıllarda hayata geçirilmeye çalışıldı iddia edilenin aksine olumlu sonuçlar da alındı ama problem çözümlerin yetersizliği değil iradenin yetersizliğiydi. Çözüme karşı vurulan her balta biz bir adım geriye götürdü. 1990’lı yıllarda bahsettiğim hamlelerin ardından yine eski çizgiye dönüldü, çözüm sürecinin ardından yine eski çizgiye dönüldü. Ben olmayanı, düşünülmemişi öneri olarak sunmuyorum düşünülmüş denenmiş olanın açıklarını yamamaya deformelerini gidermeye çalışarak bir çözüm sunmaya çalıştım. Eksik olan ortak hareketi, ortak bilinci ön plana çıkarmaya çalıştım.

Velhasıl farklı alanlarında uzman olan tüm uzlaşmacı insanların bir araya gelerek oluşturacağı ortak bilincin çözümün kendisi olacağına inanıyorum. Deneme yanılma yöntemi böyle bir konu için fazlaca lüx bir yöntemdir. Ülkenin böyle bir lüxü olduğuna inanmıyorum. Artık bireylerin şahsi fikirlerinden ziyade ortak bilincin ortak fikirlerinin dikkate alınması gerektiği kanısındayım. Çünkü bu konu sadece ilgili kararı veren bireylerin değil tüm toplumu en temelde etkisi altına alan bir konudur. Benim sunduğum çözüm önerisini aslında şöyle özetlemek mümkün. Ben çözüm önerilerinin uzmanlık seviyesinde çeşitleneceği tartışılacağı benim sunduğum hamleler dahil tüm dinamikleri bir süzgeçten geçirip ortak iyi için en makul kararların alınacağı bir kurumun olması gerekliliğidir. Bu kurum uzlaşmanın ve birlik olmanın en temel gereksinimidir. Çünkü onca mücadelenin ardından yapmamız gereken teröre alışmak değil birlik olmaktır. Farklılıkları özümseyerek aynı amaç uğruna aynı yolda olmak yani bir değil birlik olmak…

Hakkında Ali Tosun

Ali Tosun
5 Kasım 1992 tarihinde Erzurum'da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul'da tamamladı. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında Dumlupınar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde lisans eğitimine başladı. Lisans eğitimi halen devam etmekte.

Bir Cevap Yazın